YENİ
MAHALLE ÇEŞMELERİ
Yeni mahalle çeşmeleri boyalı
On gün oldu (ben) bu haberi duyalı
Yeni mahalleye varamadım ben köpekten
Tellice uçkuru çözemedim (ben) göbekten
Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri, 1994, Gümülcine
|
 |
HATİCEM
Kalk Haticem seninle gidelim
Ovaya gezmeye
Haticemin sırmalı saltası
Kondu ya çantaya
Aman Murat Deli Murat
Gel kıyma bana
Çok tuz ekmek yedik be Murat
Helal eylemem sana
Kalk Haticem seninle gidelim
Buradan aşağıya
Haticemin kınalı elleri
Çıktı ya Paşaya
Haticemin belikleri
Urgandır urgan
Deli Murat'a kara gözlü Haticem
Kurbandır kurban |
|
SIRA SIRA PAYTONLAR
Sıra sıra paytonlar
Getirdim sana
Ne dedim sana Marikam
Darıldın bana
Kutu kutu lokumları
Yedirdim sana
Ne dedim sana Marikam
Darıldın bana |
|
MEHMEDİM TÜRKÜSÜ
İskeçe - Kireçliler yöresinde söylenen bir türkü. Yaptığımız araştırmalara
göre türkünün İskeçe Soğan Yakası'nda öldürülen "Mehmet" isimli
bir genç için yakılığını (64 yaşındaki Hüseyin Ahmet'ten) öğreniyoruz.
Derleyen : Ünsal Hasanoğlu
Mehmedim Türküsü
Tiren gelir yamadan
Görünmüyor dumandan
Mehmedim öksüz kalmış
Hem anadan hem babadan
Yılana bak yılana
Kıvrım kıvrım dolana
Mehmedimi kaybettim
Bin altın var bulana
Mektep önü taşları
Mehmedimin kaşları
Mehmedimi vuranlar
Asker arkadaşları (mektep arkadaşları) |
 |
DAĞLAR
DAĞLADI BENİ
Kalk gidelim dağlara, dağlar yolumuz olsun
Gürgen, meşe yaprakları Hatice yorgan döşeğimiz olsun (2)
Dağlarda kara üzüm, ağlama iki gözüm.
Bende seni almazsam Haticem kör olsun iki gözüm.
Kaynar kazan taşmaz mı, yol buracıktan aşmaz mı?
Silgözünün yaşını Haticem ayrılan kavuşmaz mı? (2)
Bağa gittim üzüme, üzüm attım ağzıma
Yar geldikçe aklıma diziliyor bazıma
Şu dağlar olmasa çiçekler solmasa
Ölüm Allah'ın emri ayrılık olmasa
Dağlar dağladı beni, gören ağladı beni
Ben bu yoldan geçemeycem Haticem
Sevdan bağladı beni... |
 |
 |
 |
ŞUAYYİB TÜRKÜSÜ
İkinci Cihan Savaşı sırasında Batı Trakya'mızı ikinci defa işgal eden
Bulgarlar, yöre halkımıza yeni bir talihsiz dönem yaşatmış; 1941 - 44
yılları arasında, Bulgarların ırkçı, zalim ve şövence davranışları insanımıza
adeta kan kusturmuştu.
O zamanki Hitler Almanyası müttefik devletler tarafından yenilgiye uğratılınca,
önceden Bulgar Çarlığı'na kolay bir lokma olarak verilen Batı Trakya'yı,
Bulgar ordusu da 1944 sonlarında boşaltmak zorunda kalmıştı. Ardından
İngiliz ordularının gelip buraya yerleşmesiyle yeni bir dönem başlamış,
daha sonraları da İngilizlerin yerine Yunan ordusunun gelmesiyle buraları
tekrar Yunanistan'a bağlanmıştı.
1944 sonlarında Batı Trakya'ya gelen İngiliz ordusu içinde Büyük Britanya
müstemlekelerinden Hintli askerler vardı. Bir süre sonra bunlar değiştirildi
ve yerine İngiliz askerleri getirilerek Gümülcine'nin yukarı kışlalarına
yerleştirildi.
Yıl 1945 başları. Bol sayıda İngiliz askerleri, hele akşamları, şehri
dolaşıyor, birçok eğlence yerlerini onlar işgal ediyordu. Bu arada şehrin
Çayüstü'ndeki, bilinen genelevler, İngilizler tarafından askerlerine tamamen
yasaklanmış, binaların kapıları İngiliz komutanlığı tarafından mühürlenmişti.
Yasaklanan şeye, rağbet daha fazla olduğundan mıdır ne, bu sokak kadınları,
askerlerle yan evlerde eskisinden daha sık buluşmaya devam ediyorlardı.
Bunu anlayan İngiliz komutanlığı, yine kendi askerlerinden oluşan denetim
ekiplerini o çevreye gönderiyor, yakaladıklarını da cezalandırıyordu.
1945 yılının Ocak ayı... Havalar soğuk ve her taraf buzluydu...
Şu menhus genelevlere yakın olan Arifhane mahallesinde HANCILAR diye bilinen
büyük ve geniş kapılı (portalı) bir ev vardı ki, haremi geniş, icabında
kapıdan öküz arabası (öreçe) rahatça girer, çıkar; anlayacağınız tam anlamıyla
bir rençper eviydi. Aslen Gümülcine'nin Hamam Mahallesi'nden (Cami Atık
Mahallesi) olup sonradan Hancılar'a damat olan Şuayyib adında bir genç
vardı. Bu genç yirmi dokuz yaşlarında şişmanca, güçlü kuvvetli bir vücut
yapısına sahipti. Kendisi iyi terziydi, hatta şehrin ün almış sayılı terzilerinden
biriydi. Evlendiği Hancılar'ın kızı Halide Hanım'la, yedi yıldan beri
çocukları olmamasına rağmen, mutlu ve neşeli bir hayat geçiriyorlardı.
Yalnız bu mutluluğu biraz gölgeleyen bir durum vardı. Şuayyib içkiye çok
düşkündü. Hele bazı akşamlar çok kaçırdı mı yerlere düşer, üstü başı çamur
içinde, öyle eve dönerdi. Halide Hanım ve annesi bu durumdan tedirgin
olurlar, ona zaman zaman nasihat etmekten geri kalmazlardı. Gene bir gün
eşi Halide Hanım ve annesi, ona güzel güzel öğütlerde bulunmuşlardı. Kayınvalidesi:
- Neden bu kadar bu içkiyi içiyorsun oğlum, bu kadarı da çok fazla değil
mi?... Hem elinden bir kaza çıkabilir.
- Alışmışım anne, bir defa alışmışım işte! Ne yapayım?...
- Cenab-ı Allah, bunu boşuna mı haram etmiş. Biraz düşünsene!...
Halide Hanım da:
- Alemlere rezil oluyoruz Şuayyib! Bu zıkkım yüzünden ben çok utanıyorum.
Geçenlerde Mahalle İmamı Kız Hasanlar'ın Hacı Hafız'ın gelini geldi, içkiden,
sarhoşluktan söz açıldı. Ben yerden yere geçtim.
- Ne diyelim! İnşallah bir gün gelir, bırakırım...
İşte o günlerde Şuayyib, bir akşam eve çok geç dönmüştü. Dükkânını kapadıktan
sonra içki masasına oturduğu besbelliydi. Çok sarhoştu. Mırıldanarak eve
girdi. Doğru dürüst bir şey yemeden yatağına yattı. Saat on ikiyi geçmiş,
ev halkı hep uyumuşlardı. Birdenbire bir patırtı oldu. Arka taraftaki
bahçeden çitleri atlayan iki kişi avluya girmişlerdi. Sonradan anlaşıldığına
göre bunlar, genelevler tarafından kendilerini takip eden askeri ekiplerden
kurtulmak için, buraya sığınmak amacıyla soluk soluğa koşan iki İngiliz
askeriydi. Askerler hareme sokulmuşlar, gizlenmişlerdi. Gecenin bu vaktinde
avluya girenler olduğunun farkına varan Halide Hanım; hemen Şuayyib'i
uyandırdı. Şuayyib, içkinin verdiği sarhoşluğu, biraz uyumuş olmasına
rağmen, halâ bertaraf edememişti. Dumanlı kafa ile yatağından fırladı,
hızla avludaki karartılara doğru yürüdü.
- Ne arıyorsunuz, siz kimsiniz? Diye bağırdı.
İngilizler gayet sessiz, sakin bir şekilde işaretlerle ve kendi dilleriyle
buraya saklanmak için geldiklerini, hiçbir kötü niyet taşımadıklarını
anlatmaya çalıştılarsa da Şuayyib bu sözlerden bir şey anlamadı. Kafası
denk olmadığı için de iyice sinirlendi.
- Bana fang fing yapıp durmayın, diyerek askerlerin üzerine yürüdü ve
yumruklamaya başladı. Bunun üzerine askerler kendisini yatıştırmak için
tekrar bir şeyler söylediler. Ama dinletemediler. Şuayyib bu kez avluda
gerili çamaşır ipini hırsla kopardı, kütüklükte duran baltayı da kaparak
askerlerin üzerine atıldı. İhtimal, aklınca onları iple bağlayacak, sonra
da balta ile bilmem ne yapacaktı. Bu ciddi ve tehlikeli durum karşısında,
eğitimli İngiliz askerlerinden biri, baltayı elinden kaptı ve kovanıyla
Şuayyib'in kafasına vurdu. Şuayyib sesle bağırarak yere yıkıldı. İngilizler
sıvışıp kaçtılar.
Bu olaydan, bu kadar gürültüden ve patırtıdan sonra, zaten uyanık olan
Halide Hanım, annesini kaldırdı. Lâmbaları yaktılar. Şuayyib karanlıkta,
yerde uzanmış, iniltiler içinde kıvranıyordu. Başından kanlar akıyordu.
Kendini kaybetmişti.
Başlangıçta şakacık gibi görünen bazı işler gibi, bu da birden bir faciaya
bir felâkete dönüşüvermişti. Gecenin bu vaktinde bağırarak, ağlaşarak
komşulara haber verdiler. Dip komşu küçük Mehmetler'den karşı taraf Tahir
Efendiler'den kadın erkek bir çok insanlar üşüştü. Herkes neye uğradıklarını,
olayın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyordu. Karakola haber verildi, polisler
geldi. Komşulardan Arif (Eski Cemaat Kavası) ile Kaltakçı Ahmet, gidip
Hamam Mahallesi'nde oturan Şuayyib'in kardeşi Muharrem'e haber verdiler.
Muharrem geldi. Şuayyib'i polisin ve gelen doktorun emriyle İstanbul yolundaki
Şehir Hastanesine kaldırdılar. Üç güne varmadı Şuayyib hayatını kaybetti.
Ölüsünü eve getirdiler. Cenaze töreni çok kalabalık oldu. Ardından çok
gözyaşları döküldü. Cenazenin arkasından gidenlerden bazıları kendi aralarında
şöyle konuşuyorlardı. - Yahu, hiç beklenmedik bir kaza!
- Eh işte, içkinin sonu böyle oluyor...
- Hiç konuşmayın. Onun yazısı buymuş. Yazılan bozulmaz.
- Kaderi böyleymiş. Ekildik biçileceğiz.
Söylenenler, yorumlar boşunaydı. Olanlar olmuş, Şuayyib gitmişti. Ama
asıl olanlar, eşi Halide Hanım'a olmuştu.
Akrabalar, dostlar ve komşular, Şuayyib'e karşı son vazifelerini yapmışlar,
onu Edirne Yolu Mezarlığı'nda toprağa vermişlerdi.
Bu beklenmedik olayın üstünden bir hafta bile geçmemişti ki, mahallede
ve bütün Gümülcine'de olayın acısını yansıtan bir türkü yayıldı. Bütün
ağızlarda söylenmeye başlandı. Bu türküyü yakan, söyleyen, hazırlayan
kimdi?... Belli değil. Ama aramaya ne gerek var ki... Halk şiirimizin
bir parçası olan türkülerimizin genellikle ozanı, ilk söyleyeni belli
değildir ve doğal olarak bunlar halkın malıdır. Bu türkü de bizim türkümüzdür.
Halkımızın bağrından kopmuş, duygusundan doğmuş, Trakya'mızın bir türküsüdür.
Gümülcine ve çevresinde ilk yıllar bir ağıt gibi söylenmiş, yıllar geçtikçe,
kuşaklar değiştikçe şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş bu türkümüz şöyledir:
Not: Halide Hanım, yıllar sonra İstanbul'a göç etmiş, oraya yerleşmiş
ve evlenmiştir. Çocukları vardır ve günümüzde yaşamını sürdürmektedir.
Şuayyib Türküsü
Anne anne kalksana
Lâmbaları yaksana
Şuayyib'imi vurmuşlar
Çaresine baksana
Hastanenin kapısı
Demiryoluna bakar
İçindeki hastalar
Ecel yoluna bakar
Dayanamam ben artık
Kalbim benim pek yanık
Anlamadım bir anda
Hastahane yolunda
Şuayyib'i görenler
Sandı ecel yolunda
Yandım aman çok yandım
Dertlerime çare yok
Mahşer gibi insanları
Saygı verdi gönülleri
Şuayyib Bey'i vuranlar
İngiliz'in çavuşları
(Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri, 1994, Gümülcine)
POŞ - POŞ KÖPRÜSÜ
Salt bölgemize özgü bir Batı Trakya türküsü. Gümülcine (Komotini) şehrinin
hemen yakınında yer alan Rodop dağları eteklerinde, halk arasında "Yaka"
diye adlandırılan köyler dizisinin ilk köyü Sendelli'dir. Poş - Poş çayı
kenarındaki Sendelli'de kırk - kırk beş yıl önce yaşanmış bir namus olayının
öyküsüdür bu türkü.
Tahminen 1946 - 1947 yıllarında Sendelli güzellerinden Fethiye Hanım hakkında
köy içinde dedikodu yayılır. Aslen Müsellim köylü olan Fethiye Hanım ile
Sendelli'li Halil, evlilik hayatlarında iyi geçinmekte ve bir çocukları
bulunmaktadır. Fakat kadın hakkında dedikodunun yayılması üzerine, Fethiye'yi
kıskanan kocası, kadına anasının evine gitmeyi yasak eder.
Bir gün, aile reisinin dağda odun kesmekte olduğu sırada eşinin evde bulunmadığını
haber alması, kocayı hiddet içerisinde köye dönmeye mecbur eder. Gerçekten
kadının evde bulunmadığını ve dışarıdan gelmekte olduğunu görünce, dut
ağaçlarının bulunduğu bir yerde, karısını elindeki baltayla öldürür. Dağa
çıkar, daha sonra Bulgaristan'a geçer. Aradan birkaç yıl geçince tekrar
geri döner, fakat köyünde barınamaz. Gidip Edirne'ye yerleştiği ve orada
yaşadığı söylenir.
Fethiye Hanımla evliliklerinden olan çocuk da daha sonraları öldüğü için
bu ailenin tamamen dağıldığı görülür.
Tutucu bir toplum özelliği taşıyan Batı Trakya Azınlık halkının namus
kavramına verdiği önem bakımından ilginç bir türküdür Poş - Poş Köprüsü...
.
Poş - Poş Türküsü
Poş - Poş köprüsünü seller mi aldı
Fethiye'nin yavrusunu eller mi aldı
Gelme annem gelme kum içindeyim
Sen beni bilemezsin kan içindeyim
Ben ne ettim ne ettim teyzeme gittim
Teyzemden gelir iken can telef ettim
Gelme annem gelme kum içindeyim
Sen beni bilemezsin kan içindeyim
Uyu Halil uyu ağacın altında
Fethiye'yi de vurdun dutun altında
Gelme annem gelme kum içindeyim
Sen beni bilemezsin kan içindeyim
KARAOĞLAN TÜRKÜSÜ
İskeçe şehrine özgü bir türkü. Antolojilerde de rastladığımız bu türkü,
Batı Trakya Türküsü olarak kayda daha eski dönemlerde geçirilmiş. Bugün
de çalınıp söylenmektedir.
İskeçe'nin Sünnetçiköy - Gökçeler arasında bulunan Karaçanlar köyünün
varlıklı ve seçkin ailelerinden Ali Ağa'nın bir oğlu vardır. Otuz - otuzbir
yaşlarındaki genç Ali bir söylentiye göre güzel uğruna kara sevdaya tutulur,
verem olur. Bir süre sonra Ali'nin tedavisi güçleşir, bunun üzerine annesi
ile birlikte Karaçanlar köyünün hemen üst tarafındaki Karaoğlan dağına
tebdil havaya giderler. Ne var ki, ana - oğul beş - altı ay burada kalmalarına
rağmen Ali Ağa'nın oğlu Ali, gönlündeki aşk ateşini söndüremez, sonunda
hastalığı ilerleyip vefat eder.
Otuz - kırk yıl öncesine ait olan bu trajik olay, civar köylerde yankı
uyandırır ve Ali'nin ağzından söylenmişçesine bir türkü yayılır gider
halk arasında...
Karaoğlan Türküsü
Karaoğlan dağında bir yuva yaptım
Yuvanın içinde yalnızca yattım
Yazık dil (*)mi anneciğim yandım da yandım
Niçin böyle oldum anlayamadım
Karaoğlan dağında yattım sağıma
Arkadaşlarım yoktu düştüm dalgına
Yazık dil mi anneciğim yandım da yandım
Niçin böyle oldum anlayamadım
Karaoğlan dağında bülbüller öter
Bu hasretlik anam ölümden beter
Yazık dil mi anneciğim yandım da yandım
Niçin böyle oldum anlayamadım
(*)dil : (Rumeli Türkçesi) değil.
BEYLER BAHÇESİ
Rumeli türküleri içersinde en önemli oturak havalarındandır.
Davulcu ve zurnacıların en çok zorlandığı ağır ve coşkulu türkülerdendir.
Devir; İskeçe ve Gümülcine'de beylerin hakim olduğu devirdir. Gümülcine'de
Alestoğlu gibi ağaların, Karamusa ve Yardımlı beyleri gibi çiftlik sahiplerinin
fedailer besledikleri, aralarındaki toprak kavgalarını veya başka husumetleri
silah yoluyla hallettikleri yine İskeçe beylerinin himaye ettikleri pehlivanları
ile ün saldıkları devirdir. Yüz - yüz elli yıl öncesine ait dönemde bu
beylerin devam ettiği, içinde büyük çınar ağaçlarının bulunduğu bir içkili
işret - eğlence yeridir Beyler Bahçesi. Tahminlere göre, Gümülcine'de
bugünkü şehir stadı karşısında mezarlıklar arasındadır, bu halka pahalı
eğlence sunan yer. (Daha yakın devirlerin meşhur Narlı Bahçesi gibi)
Söylentilere göre beylerden biri, (hangisi olduğu bilinmiyor) bu bahçede
yeşil gözlü bir güzele vurulur, onun uğruna malını mülkünü ziyan eder.
Bu aşk macerası sonucu, söz konusu bahçe türkülere konu olur.
|
Beyler Bahçesi
Beyler de bahçesinde bir ulu çınar
Çınarın dallarında validem kandiller yanar
İnsan da sevdiğine böyle mi yanar
Ağla hey gözlerim kan ağla ayrılık günü
Söyle hey dillerim sen söyle muhabbetin sonu
Beyler de bahçesinde al yeşil çadır
Çadırın içinde validem sevdiğim yatır
Benim de sevdiğimin gözleri çakır
Ağla hey gözlerim kan ağla ayrılık günü
Söyle hey dillerim sen söyle muhabbetin sonu
Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri, 1994, Gümülcüne
|
 |

KARŞIYAKA TÜRKÜSÜ
Evimizin önüne ektik biberi,
Kara gözlü yârimle aldık haberi.
Dön beri dön beri ağlatma beni
Ben seni görmedim aylardan beri.
Evimizin önüne ektik baklayı,
Kara gözlü yârimle attık taklayı.
Dön beri dön beri ağlatma beni
Ben seni görmedim aylardan beri.
Al güllü şalvarı süpürür yerleri,
Süpürme yerleri toz kaldırırsın,
Al güllü şalvarı niye soldurursun.
Dön beri dön beri ağlatma beni,
Ben seni görmedim aylardan beri.
Kaynak Kişi: Baki Efe
Yaşı: 95
Doğum yeri: İskeçe (Ksanthi)
Derleyen: İlknur Halil
MİRİ'NİN EVLERİ
Günümüzde zeytinciliğiyle ün salmış olan Miri (Makri) Evros bölgesinin
küçük ve şirin bir kasabasıdır.
Miri (Makri) halkı, Balkan Savaşı yıllarında çok zor günler geçirmiş,
düşmanlardan korunmak için zaman zaman günlerce etraftaki dağlarda barınmışlardır.
Batı Trakya'da iç savaş ve karışıklıkların yaşandığı yıllarda, Dedeağaç'ta
(Aleksandropolis) zengin ve saygıdeğer bir aile olan Kadıoğulları yaşamaktadır.
Bu ailenin, Kadı Abdurrahman Efendinin dillere destan bir güzelliği olan
Fatma adında bir kızları vardır. Fatma Hanım o kadar güzeldir ki, ünü
düşman askerlerine kadar ulaşmıştır. Askerler gece gündüz her yerde onu
aramaktadırlar. Bu arada Mirili Gafur diye fakir bir genç, Fatma hanıma
aşık olur ve her gece Kadıoğulları'nın yalısı önünde onun için saz çalıp,
türkü söyler. Kadıoğulları kızlarını o günlerde Gafur beye vermeyi kesinlikle
düşünmezler. Hatta bir gece, yalının önünde saz çalıp türkü söylediği
bir sırada Kadı Abdurrahman Efendi, sinirlenip silahını çeker ve Gafur
Beyi ayağından yaralar. Bu arada düşman askerleri Kadıoğulları'nın yalısına
sık sık baskın yapıp evin her köşesinde Fatma hanımı ararlar. Kırk gün
boyunca Yunan komşusunun evinde büyük toprak bir küpün içinde gizlenmiş
olan Fatma hanımın artık dayanacak gücü kalmamıştır. Düşman askerleri
de, onu bulmak için komşu evlere baskınlar yapmaya başlamışlardır. Abdurrahman
Efendi iyice çaresiz kalmıştır. Bir gece kızını gizlice komşudan alır
ve bir süre önce ayağından yaraladığı Gafur Bey'e götürüp kendi elleriyle
teslim eder. "Nasılsa birkaç gün içinde düşmanlar kızımı bulup alacaklar,
onlar alacağına sen al" der ve ağlayarak oradan uzaklaşır.
Çok fakir olan Gafur Bey, düşmanlardan korunmak için Miri'nin dağlarında
Fatma Hanım 'la beraber kulübelerde yaşamaya başlarlar. Hayatı boyunca
yalılarda yaşayıp, özel öğretmenler ve bakıcılar tarafından yetiştirilmiş
olan Fatma hanım, yeni yaşantısına bir türlü alışamaz, bir süre sonra
da ince hastalığa yakalanarak ölür.
O yıllarda, Miri'nin Evleri türküsü ve daha pek çok türküler acıklı hikayesi
olan Fatma hanım için söylenmiştir.
Not: Miri'nin Evleri türküsü, Reşit Salim ve Osman Arda'nın "Öyküsüyle
Notasıyla Batı Trakya Türküleri" adlı kitaplarında yayınlanmıştır.
Türkünün hikayesi sözü edilen aileye yakınlığım nedeniyle, araştırılıp
tekrar derlenmiştir.
Miri'nin Evleri
Miri'nin köprüsü dardır geçilmez.
Soğuktur suları bir tas içilmez.
Aman be annem babam dayanamayacağım.
Ben bu Miri'nin balkanında duramayacağım.
Miri'nin evleri sazdan samandan.
Korkumuz yoktur bizim düşmandan.
Aman be annem babam dayanamayacağım.
Ben bu Miri'nin balkanında duramayacağım.
Miri'de mevsim farksız bahardan.
Düşmanları kovarız biz bu diyardan.
Aman be annem babam dayanamayacağım.
Ben bu Miri'nin balkanında duramayacağım.
Kaynak Kişi: Hanife İsmail Kadıoğlu
Doğum yeri: Miri (Makri)
YAR AMAN
Havada uçan teyyare,
Selam söyleyin o yare.
İşittim yar evlenmiş,
Geçinsin güle güle.
Yar aman aman,
Gel aman aman.
Kestane kavrulur mu?
Kabuğundan ayrılır mı?
Yarin mektubu bende,
Yar benden ayrılır mı?
Yar aman aman,
Gel aman aman.
Kestaneyi kestiler,
Filiz sürmesin diye,
Beni de burdan aldılar,
Yar beni görmesin diye.
Yar aman aman,
Gel aman aman.
Havada uçan kırlangıç,
Kanadı angıç angıç.
Beni de yardan ayıran,
Kan kussun avuç avuç.
Yar aman aman,
Gel aman aman.
Kaynak Kişi: S. Ali
Yaşı: 53
Derleyen: İlknur Halil
YENİ CAMİİ
Halkımızın bağrından kopan, acılarını, sevinçlerini, kederlerini, bastırılmış
duygularını dile getiren hep türkülerimizdir. Yüzyıllardır, kuşaktan kuşağa
adeta sönmeyen bir meş'ale gibi aktarılan hep türkülerimizdir. Türkülerimizin
kaynağı hep insandır, doğadır, aşktır, sevdadır, özlemdir, gurbettir...
insanımızın yaşadığı her yerde, türkülerimiz filizlenir ve boy atar. Türkü
demek Anadolu demektir, türkü demek Rumeli demektir, türkü demek Balkanlar
demektir.
Türkülerimiz bazen
eser ellere ellere
akar yamaç yamaç
nehir nehir Anadolu' dan
yükü hasret türküler
Türkülerimiz bazen
dokunur yüreklere yüreklere
ev içlerine sedir sedir
kilim kilim Rumeli' den
yükü yalnızlık türküler
Türkülerimiz bazen
döşenir bulutlara bulutlara
yıldızların bastığı gecelerde gecelerde
deniz deniz Anadolu'dan
yükü sevda türküler.
İşte, yukarıdaki sıcacık mısralardan sonra, sizlere, bizim yöremizden
derlediğim, yükü, acı ve hüzün dolu, bir türkünün sözlerini aktarmak istiyorum.
Türkümüz, Kurcalı köyünden Şükriye Mehmet hanımdan 1995 yılında alınmıştır.
Kendisi altmış beş yaşındadır ve bu türküyü büyüklerinden öğrendiğini
belirtmektedir.
Yeni Camii
Yeni Cami avlusunda namazımı kılsınlar,
Gelinlik elbiselerimi başucuma koysunlar.
Aklım büyük kendim küçük ben neler söyleyeyim,
Karanlık yerlerde anneciğim ben nasıl yatayım.
Karanlık yerlerde mevlam ben nasıl durayım.
Yeni Cami çeşmeleri harıl harıl akıyor
Anneciğimin söylediği sözler ciğerimi yakıyor.
Mezarımı mezarımı yol üstüne kazsınlar,
Gelen geçen bir genç ölmüş eyvah yazık desinler
Gelen geçen bir kız ölmüş eyvah yazık desinler.
Aklım büyük kendim küçük ben neler söyleyeyim
Karanlık yerlerde mevlam ben nasıl durayım.
Mezarımı mezarımı kızlar kazsın dar olsun,
Etrafımda lale sümbüller bol olsun.
Yukarıdaki türkü ilk defa Kozlukebir (Ariana) kültür- gecesinde okunmuştur.
İbrahim BALTALI
|