Öğretmenin Sesi

Ana Sayfa İletişim Bilgilerimiz! Bize mail atın! Print Ediniz

Türkçe Greece English

International Human Rights Organization's
Greek Human Rights Organizations

Favorilerime Ekle
Giriş Sayfası Yap
Öğretmenin Sesi
 

Öğretmenin Sesi
BATI TRAKYA'DA TÜRKÜLER


TABAKHANE TAŞLARI

Gümülcine şehrinin tarihi Tabakhane semtine ait bir türkü.

Tabakhane semti, yüzyıllardır Gümülcine Türklerinin en eski ve en mutena semti olma özelliğini taşımaktaydı. Ne var ki; İkinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan göç dalgası, 1950 - 1960 yılları arasındaki serbest göçmenlik olayı ve 1960'lı yıllarında sel felâketi sonrasında yönelinen imar sonucu, bu bölgede yaşayan Türk ailelerin hemen hemen yok denecek kadar azalmasına neden olmuştur.

Semtin tarihçesi araştırıldığında, Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde de görüldüğü gibi, nasıl ki Evrenos Gazi türbesi civarı (bugünkü Eski Cami çevresi) hemen hemen fetih yıllarına dayanıyorsa, bilgi ve görüşlerine başvurduğumuz yöresel araştırmacılarımızın kanısına göre Tabakhane mahallesi de fetihten birkaç yüzyıl sonra kurulmuş ve gelişmiş, seçkinlerin oturduğu bir semt olmaktadır.

Tabakhane Camii çevresi ise yüzyıllardır dericilik mesleği ile uğraşanların çarşısıydı. Ne var ki, 1960'lı yıllarda kenti büyük zararlara uğratan sel âfeti sonrasında kapatılıp cadde haline dönüştürülen Gümülcine çayının ortadan kalkmasıyla tabaklık mesleği de bu semtte tamamen son buldu.

İşte, tahminen yetmiş - seksen yıl önceleri, bu semtin ünlü tabaklarından Süleyman Bey ile aynı semtte yaşayan Macide Hanım arasında bir aşk olayı yaşanır. Örf ve töreye aykırı bir tarzda süren ve evlilik ile sonuçlanmayan bu aşk olayı türkü olur, söylenir gider.

Antolojilerde rast geldiğimiz, daha önceleri notaya aktarılmış bu türkünün günümüze ulaşan özgün sözleri şöyledir:

Tabakhane Taşları

Süleyman Bey'in kaşları
Süleyman Bey'i sorar isen tabakların başları

Ar geliyor Macidem
Zor geliyor.


OCAK BAŞINDA KALDIM


İskeçe Yöresine ait bir türkü.

Ocak başında kaldım
İnce fikire daldım
Her kapı kakılışta
Berber geliyor sandım

Ah ah a berber oğlan
Oğlan boynuma dolan

Ocak başı mermeri
Ben severim berberi
Traş eder beyleri
Mis kokuyor elleri

Ah ah a berber oğlan
Oğlan boynuma dolan



PENCERESİ YOLA KARŞI

Arabası döşemeli
Yar çevresi işlemeli
Annesinden istemeli

Penceresi yola karşı
Gelen geçen atar taşı

Arabası mavi boya
Başındaki zarif oya
Saramadım doya doya

Penceresi yola karşı
Gelen geçen atar taşı

Çay başında gördüm seni
Kaşlarından bildim seni
İnkar etme sevdim seni

Penceresi yola karşı
Gelen geçen atar taşı




YENİ MAHALLE ÇEŞMELERİ

Yeni mahalle çeşmeleri boyalı
On gün oldu (ben) bu haberi duyalı

Yeni mahalleye varamadım ben köpekten
Tellice uçkuru çözemedim (ben) göbekten

Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri, 1994, Gümülcine



HATİCEM

Kalk Haticem seninle gidelim
Ovaya gezmeye
Haticemin sırmalı saltası
Kondu ya çantaya

Aman Murat Deli Murat
Gel kıyma bana
Çok tuz ekmek yedik be Murat
Helal eylemem sana

Kalk Haticem seninle gidelim
Buradan aşağıya
Haticemin kınalı elleri
Çıktı ya Paşaya

Haticemin belikleri
Urgandır urgan
Deli Murat'a kara gözlü Haticem
Kurbandır kurban
 



SIRA SIRA PAYTONLAR

Sıra sıra paytonlar
Getirdim sana
Ne dedim sana Marikam
Darıldın bana

Kutu kutu lokumları
Yedirdim sana
Ne dedim sana Marikam
Darıldın bana
 


MEHMEDİM TÜRKÜSÜ


İskeçe - Kireçliler yöresinde söylenen bir türkü. Yaptığımız araştırmalara göre türkünün İskeçe Soğan Yakası'nda öldürülen "Mehmet" isimli bir genç için yakılığını (64 yaşındaki Hüseyin Ahmet'ten) öğreniyoruz.

Derleyen : Ünsal Hasanoğlu

Mehmedim Türküsü

Tiren gelir yamadan
Görünmüyor dumandan
Mehmedim öksüz kalmış
Hem anadan hem babadan

Yılana bak yılana
Kıvrım kıvrım dolana
Mehmedimi kaybettim
Bin altın var bulana

Mektep önü taşları
Mehmedimin kaşları
Mehmedimi vuranlar Asker arkadaşları (mektep arkadaşları)



DAĞLAR DAĞLADI BENİ

Kalk gidelim dağlara, dağlar yolumuz olsun
Gürgen, meşe yaprakları Hatice yorgan döşeğimiz olsun (2)
Dağlarda kara üzüm, ağlama iki gözüm.
Bende seni almazsam Haticem kör olsun iki gözüm.

Kaynar kazan taşmaz mı, yol buracıktan aşmaz mı?
Silgözünün yaşını Haticem ayrılan kavuşmaz mı? (2)
Bağa gittim üzüme, üzüm attım ağzıma
Yar geldikçe aklıma diziliyor bazıma
Şu dağlar olmasa çiçekler solmasa
Ölüm Allah'ın emri ayrılık olmasa
Dağlar dağladı beni, gören ağladı beni
Ben bu yoldan geçemeycem Haticem
Sevdan bağladı beni...






ŞUAYYİB TÜRKÜSÜ


İkinci Cihan Savaşı sırasında Batı Trakya'mızı ikinci defa işgal eden Bulgarlar, yöre halkımıza yeni bir talihsiz dönem yaşatmış; 1941 - 44 yılları arasında, Bulgarların ırkçı, zalim ve şövence davranışları insanımıza adeta kan kusturmuştu.

O zamanki Hitler Almanyası müttefik devletler tarafından yenilgiye uğratılınca, önceden Bulgar Çarlığı'na kolay bir lokma olarak verilen Batı Trakya'yı, Bulgar ordusu da 1944 sonlarında boşaltmak zorunda kalmıştı. Ardından İngiliz ordularının gelip buraya yerleşmesiyle yeni bir dönem başlamış, daha sonraları da İngilizlerin yerine Yunan ordusunun gelmesiyle buraları tekrar Yunanistan'a bağlanmıştı.

1944 sonlarında Batı Trakya'ya gelen İngiliz ordusu içinde Büyük Britanya müstemlekelerinden Hintli askerler vardı. Bir süre sonra bunlar değiştirildi ve yerine İngiliz askerleri getirilerek Gümülcine'nin yukarı kışlalarına yerleştirildi.

Yıl 1945 başları. Bol sayıda İngiliz askerleri, hele akşamları, şehri dolaşıyor, birçok eğlence yerlerini onlar işgal ediyordu. Bu arada şehrin Çayüstü'ndeki, bilinen genelevler, İngilizler tarafından askerlerine tamamen yasaklanmış, binaların kapıları İngiliz komutanlığı tarafından mühürlenmişti. Yasaklanan şeye, rağbet daha fazla olduğundan mıdır ne, bu sokak kadınları, askerlerle yan evlerde eskisinden daha sık buluşmaya devam ediyorlardı. Bunu anlayan İngiliz komutanlığı, yine kendi askerlerinden oluşan denetim ekiplerini o çevreye gönderiyor, yakaladıklarını da cezalandırıyordu. 1945 yılının Ocak ayı... Havalar soğuk ve her taraf buzluydu...

Şu menhus genelevlere yakın olan Arifhane mahallesinde HANCILAR diye bilinen büyük ve geniş kapılı (portalı) bir ev vardı ki, haremi geniş, icabında kapıdan öküz arabası (öreçe) rahatça girer, çıkar; anlayacağınız tam anlamıyla bir rençper eviydi. Aslen Gümülcine'nin Hamam Mahallesi'nden (Cami Atık Mahallesi) olup sonradan Hancılar'a damat olan Şuayyib adında bir genç vardı. Bu genç yirmi dokuz yaşlarında şişmanca, güçlü kuvvetli bir vücut yapısına sahipti. Kendisi iyi terziydi, hatta şehrin ün almış sayılı terzilerinden biriydi. Evlendiği Hancılar'ın kızı Halide Hanım'la, yedi yıldan beri çocukları olmamasına rağmen, mutlu ve neşeli bir hayat geçiriyorlardı. Yalnız bu mutluluğu biraz gölgeleyen bir durum vardı. Şuayyib içkiye çok düşkündü. Hele bazı akşamlar çok kaçırdı mı yerlere düşer, üstü başı çamur içinde, öyle eve dönerdi. Halide Hanım ve annesi bu durumdan tedirgin olurlar, ona zaman zaman nasihat etmekten geri kalmazlardı. Gene bir gün eşi Halide Hanım ve annesi, ona güzel güzel öğütlerde bulunmuşlardı. Kayınvalidesi:

- Neden bu kadar bu içkiyi içiyorsun oğlum, bu kadarı da çok fazla değil mi?... Hem elinden bir kaza çıkabilir.

- Alışmışım anne, bir defa alışmışım işte! Ne yapayım?...

- Cenab-ı Allah, bunu boşuna mı haram etmiş. Biraz düşünsene!...

Halide Hanım da:

- Alemlere rezil oluyoruz Şuayyib! Bu zıkkım yüzünden ben çok utanıyorum. Geçenlerde Mahalle İmamı Kız Hasanlar'ın Hacı Hafız'ın gelini geldi, içkiden, sarhoşluktan söz açıldı. Ben yerden yere geçtim.

- Ne diyelim! İnşallah bir gün gelir, bırakırım...

İşte o günlerde Şuayyib, bir akşam eve çok geç dönmüştü. Dükkânını kapadıktan sonra içki masasına oturduğu besbelliydi. Çok sarhoştu. Mırıldanarak eve girdi. Doğru dürüst bir şey yemeden yatağına yattı. Saat on ikiyi geçmiş, ev halkı hep uyumuşlardı. Birdenbire bir patırtı oldu. Arka taraftaki bahçeden çitleri atlayan iki kişi avluya girmişlerdi. Sonradan anlaşıldığına göre bunlar, genelevler tarafından kendilerini takip eden askeri ekiplerden kurtulmak için, buraya sığınmak amacıyla soluk soluğa koşan iki İngiliz askeriydi. Askerler hareme sokulmuşlar, gizlenmişlerdi. Gecenin bu vaktinde avluya girenler olduğunun farkına varan Halide Hanım; hemen Şuayyib'i uyandırdı. Şuayyib, içkinin verdiği sarhoşluğu, biraz uyumuş olmasına rağmen, halâ bertaraf edememişti. Dumanlı kafa ile yatağından fırladı, hızla avludaki karartılara doğru yürüdü.

- Ne arıyorsunuz, siz kimsiniz? Diye bağırdı.

İngilizler gayet sessiz, sakin bir şekilde işaretlerle ve kendi dilleriyle buraya saklanmak için geldiklerini, hiçbir kötü niyet taşımadıklarını anlatmaya çalıştılarsa da Şuayyib bu sözlerden bir şey anlamadı. Kafası denk olmadığı için de iyice sinirlendi.

- Bana fang fing yapıp durmayın, diyerek askerlerin üzerine yürüdü ve yumruklamaya başladı. Bunun üzerine askerler kendisini yatıştırmak için tekrar bir şeyler söylediler. Ama dinletemediler. Şuayyib bu kez avluda gerili çamaşır ipini hırsla kopardı, kütüklükte duran baltayı da kaparak askerlerin üzerine atıldı. İhtimal, aklınca onları iple bağlayacak, sonra da balta ile bilmem ne yapacaktı. Bu ciddi ve tehlikeli durum karşısında, eğitimli İngiliz askerlerinden biri, baltayı elinden kaptı ve kovanıyla Şuayyib'in kafasına vurdu. Şuayyib sesle bağırarak yere yıkıldı. İngilizler sıvışıp kaçtılar.

Bu olaydan, bu kadar gürültüden ve patırtıdan sonra, zaten uyanık olan Halide Hanım, annesini kaldırdı. Lâmbaları yaktılar. Şuayyib karanlıkta, yerde uzanmış, iniltiler içinde kıvranıyordu. Başından kanlar akıyordu. Kendini kaybetmişti.

Başlangıçta şakacık gibi görünen bazı işler gibi, bu da birden bir faciaya bir felâkete dönüşüvermişti. Gecenin bu vaktinde bağırarak, ağlaşarak komşulara haber verdiler. Dip komşu küçük Mehmetler'den karşı taraf Tahir Efendiler'den kadın erkek bir çok insanlar üşüştü. Herkes neye uğradıklarını, olayın nasıl olduğunu anlamaya çalışıyordu. Karakola haber verildi, polisler geldi. Komşulardan Arif (Eski Cemaat Kavası) ile Kaltakçı Ahmet, gidip Hamam Mahallesi'nde oturan Şuayyib'in kardeşi Muharrem'e haber verdiler. Muharrem geldi. Şuayyib'i polisin ve gelen doktorun emriyle İstanbul yolundaki Şehir Hastanesine kaldırdılar. Üç güne varmadı Şuayyib hayatını kaybetti.

Ölüsünü eve getirdiler. Cenaze töreni çok kalabalık oldu. Ardından çok gözyaşları döküldü. Cenazenin arkasından gidenlerden bazıları kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı. - Yahu, hiç beklenmedik bir kaza!

- Eh işte, içkinin sonu böyle oluyor...

- Hiç konuşmayın. Onun yazısı buymuş. Yazılan bozulmaz.

- Kaderi böyleymiş. Ekildik biçileceğiz.

Söylenenler, yorumlar boşunaydı. Olanlar olmuş, Şuayyib gitmişti. Ama asıl olanlar, eşi Halide Hanım'a olmuştu.

Akrabalar, dostlar ve komşular, Şuayyib'e karşı son vazifelerini yapmışlar, onu Edirne Yolu Mezarlığı'nda toprağa vermişlerdi.

Bu beklenmedik olayın üstünden bir hafta bile geçmemişti ki, mahallede ve bütün Gümülcine'de olayın acısını yansıtan bir türkü yayıldı. Bütün ağızlarda söylenmeye başlandı. Bu türküyü yakan, söyleyen, hazırlayan kimdi?... Belli değil. Ama aramaya ne gerek var ki... Halk şiirimizin bir parçası olan türkülerimizin genellikle ozanı, ilk söyleyeni belli değildir ve doğal olarak bunlar halkın malıdır. Bu türkü de bizim türkümüzdür. Halkımızın bağrından kopmuş, duygusundan doğmuş, Trakya'mızın bir türküsüdür. Gümülcine ve çevresinde ilk yıllar bir ağıt gibi söylenmiş, yıllar geçtikçe, kuşaklar değiştikçe şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş bu türkümüz şöyledir:

Not: Halide Hanım, yıllar sonra İstanbul'a göç etmiş, oraya yerleşmiş ve evlenmiştir. Çocukları vardır ve günümüzde yaşamını sürdürmektedir.

Şuayyib Türküsü

Anne anne kalksana
Lâmbaları yaksana
Şuayyib'imi vurmuşlar
Çaresine baksana

Hastanenin kapısı
Demiryoluna bakar
İçindeki hastalar
Ecel yoluna bakar

Dayanamam ben artık
Kalbim benim pek yanık
Anlamadım bir anda

Hastahane yolunda
Şuayyib'i görenler
Sandı ecel yolunda

Yandım aman çok yandım
Dertlerime çare yok

Mahşer gibi insanları
Saygı verdi gönülleri
Şuayyib Bey'i vuranlar
İngiliz'in çavuşları

(Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri, 1994, Gümülcine)



POŞ - POŞ KÖPRÜSÜ


Salt bölgemize özgü bir Batı Trakya türküsü. Gümülcine (Komotini) şehrinin hemen yakınında yer alan Rodop dağları eteklerinde, halk arasında "Yaka" diye adlandırılan köyler dizisinin ilk köyü Sendelli'dir. Poş - Poş çayı kenarındaki Sendelli'de kırk - kırk beş yıl önce yaşanmış bir namus olayının öyküsüdür bu türkü.
Tahminen 1946 - 1947 yıllarında Sendelli güzellerinden Fethiye Hanım hakkında köy içinde dedikodu yayılır. Aslen Müsellim köylü olan Fethiye Hanım ile Sendelli'li Halil, evlilik hayatlarında iyi geçinmekte ve bir çocukları bulunmaktadır. Fakat kadın hakkında dedikodunun yayılması üzerine, Fethiye'yi kıskanan kocası, kadına anasının evine gitmeyi yasak eder.
Bir gün, aile reisinin dağda odun kesmekte olduğu sırada eşinin evde bulunmadığını haber alması, kocayı hiddet içerisinde köye dönmeye mecbur eder. Gerçekten kadının evde bulunmadığını ve dışarıdan gelmekte olduğunu görünce, dut ağaçlarının bulunduğu bir yerde, karısını elindeki baltayla öldürür. Dağa çıkar, daha sonra Bulgaristan'a geçer. Aradan birkaç yıl geçince tekrar geri döner, fakat köyünde barınamaz. Gidip Edirne'ye yerleştiği ve orada yaşadığı söylenir.
Fethiye Hanımla evliliklerinden olan çocuk da daha sonraları öldüğü için bu ailenin tamamen dağıldığı görülür.
Tutucu bir toplum özelliği taşıyan Batı Trakya Azınlık halkının namus kavramına verdiği önem bakımından ilginç bir türküdür Poş - Poş Köprüsü...
.
Poş - Poş Türküsü

Poş - Poş köprüsünü seller mi aldı
Fethiye'nin yavrusunu eller mi aldı
Gelme annem gelme kum içindeyim
Sen beni bilemezsin kan içindeyim
Ben ne ettim ne ettim teyzeme gittim
Teyzemden gelir iken can telef ettim


Gelme annem gelme kum içindeyim
Sen beni bilemezsin kan içindeyim

Uyu Halil uyu ağacın altında
Fethiye'yi de vurdun dutun altında
Gelme annem gelme kum içindeyim
Sen beni bilemezsin kan içindeyim



KARAOĞLAN TÜRKÜSÜ

 
İskeçe şehrine özgü bir türkü. Antolojilerde de rastladığımız bu türkü, Batı Trakya Türküsü olarak kayda daha eski dönemlerde geçirilmiş. Bugün de çalınıp söylenmektedir.
İskeçe'nin Sünnetçiköy - Gökçeler arasında bulunan Karaçanlar köyünün varlıklı ve seçkin ailelerinden Ali Ağa'nın bir oğlu vardır. Otuz - otuzbir yaşlarındaki genç Ali bir söylentiye göre güzel uğruna kara sevdaya tutulur, verem olur. Bir süre sonra Ali'nin tedavisi güçleşir, bunun üzerine annesi ile birlikte Karaçanlar köyünün hemen üst tarafındaki Karaoğlan dağına tebdil havaya giderler. Ne var ki, ana - oğul beş - altı ay burada kalmalarına rağmen Ali Ağa'nın oğlu Ali, gönlündeki aşk ateşini söndüremez, sonunda hastalığı ilerleyip vefat eder.
Otuz - kırk yıl öncesine ait olan bu trajik olay, civar köylerde yankı uyandırır ve Ali'nin ağzından söylenmişçesine bir türkü yayılır gider halk arasında...

Karaoğlan Türküsü

Karaoğlan dağında bir yuva yaptım
Yuvanın içinde yalnızca yattım
Yazık dil (*)mi anneciğim yandım da yandım
Niçin böyle oldum anlayamadım
Karaoğlan dağında yattım sağıma
Arkadaşlarım yoktu düştüm dalgına


Yazık dil mi anneciğim yandım da yandım
Niçin böyle oldum anlayamadım

Karaoğlan dağında bülbüller öter
Bu hasretlik anam ölümden beter
Yazık dil mi anneciğim yandım da yandım
Niçin böyle oldum anlayamadım


(*)dil : (Rumeli Türkçesi) değil.



BEYLER BAHÇESİ

Rumeli türküleri içersinde en önemli oturak havalarındandır. Davulcu ve zurnacıların en çok zorlandığı ağır ve coşkulu türkülerdendir.
Devir; İskeçe ve Gümülcine'de beylerin hakim olduğu devirdir. Gümülcine'de Alestoğlu gibi ağaların, Karamusa ve Yardımlı beyleri gibi çiftlik sahiplerinin fedailer besledikleri, aralarındaki toprak kavgalarını veya başka husumetleri silah yoluyla hallettikleri yine İskeçe beylerinin himaye ettikleri pehlivanları ile ün saldıkları devirdir. Yüz - yüz elli yıl öncesine ait dönemde bu beylerin devam ettiği, içinde büyük çınar ağaçlarının bulunduğu bir içkili işret - eğlence yeridir Beyler Bahçesi. Tahminlere göre, Gümülcine'de bugünkü şehir stadı karşısında mezarlıklar arasındadır, bu halka pahalı eğlence sunan yer. (Daha yakın devirlerin meşhur Narlı Bahçesi gibi)
Söylentilere göre beylerden biri, (hangisi olduğu bilinmiyor) bu bahçede yeşil gözlü bir güzele vurulur, onun uğruna malını mülkünü ziyan eder. Bu aşk macerası sonucu, söz konusu bahçe türkülere konu olur.

Beyler Bahçesi

Beyler de bahçesinde bir ulu çınar
Çınarın dallarında validem kandiller yanar
İnsan da sevdiğine böyle mi yanar
Ağla hey gözlerim kan ağla ayrılık günü
Söyle hey dillerim sen söyle muhabbetin sonu
Beyler de bahçesinde al yeşil çadır
Çadırın içinde validem sevdiğim yatır
Benim de sevdiğimin gözleri çakır
Ağla hey gözlerim kan ağla ayrılık günü
Söyle hey dillerim sen söyle muhabbetin sonu

Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri, 1994, Gümülcüne




KARŞIYAKA TÜRKÜSÜ

Evimizin önüne ektik biberi,
Kara gözlü yârimle aldık haberi.
Dön beri dön beri ağlatma beni
Ben seni görmedim aylardan beri.
Evimizin önüne ektik baklayı,

Kara gözlü yârimle attık taklayı.
Dön beri dön beri ağlatma beni
Ben seni görmedim aylardan beri.

Al güllü şalvarı süpürür yerleri,
Süpürme yerleri toz kaldırırsın,
Al güllü şalvarı niye soldurursun.
Dön beri dön beri ağlatma beni,
Ben seni görmedim aylardan beri.

Kaynak Kişi: Baki Efe
Yaşı: 95
Doğum yeri: İskeçe (Ksanthi)
Derleyen: İlknur Halil



MİRİ'NİN EVLERİ


Günümüzde zeytinciliğiyle ün salmış olan Miri (Makri) Evros bölgesinin küçük ve şirin bir kasabasıdır.

Miri (Makri) halkı, Balkan Savaşı yıllarında çok zor günler geçirmiş, düşmanlardan korunmak için zaman zaman günlerce etraftaki dağlarda barınmışlardır.

Batı Trakya'da iç savaş ve karışıklıkların yaşandığı yıllarda, Dedeağaç'ta (Aleksandropolis) zengin ve saygıdeğer bir aile olan Kadıoğulları yaşamaktadır. Bu ailenin, Kadı Abdurrahman Efendinin dillere destan bir güzelliği olan Fatma adında bir kızları vardır. Fatma Hanım o kadar güzeldir ki, ünü düşman askerlerine kadar ulaşmıştır. Askerler gece gündüz her yerde onu aramaktadırlar. Bu arada Mirili Gafur diye fakir bir genç, Fatma hanıma aşık olur ve her gece Kadıoğulları'nın yalısı önünde onun için saz çalıp, türkü söyler. Kadıoğulları kızlarını o günlerde Gafur beye vermeyi kesinlikle düşünmezler. Hatta bir gece, yalının önünde saz çalıp türkü söylediği bir sırada Kadı Abdurrahman Efendi, sinirlenip silahını çeker ve Gafur Beyi ayağından yaralar. Bu arada düşman askerleri Kadıoğulları'nın yalısına sık sık baskın yapıp evin her köşesinde Fatma hanımı ararlar. Kırk gün boyunca Yunan komşusunun evinde büyük toprak bir küpün içinde gizlenmiş olan Fatma hanımın artık dayanacak gücü kalmamıştır. Düşman askerleri de, onu bulmak için komşu evlere baskınlar yapmaya başlamışlardır. Abdurrahman Efendi iyice çaresiz kalmıştır. Bir gece kızını gizlice komşudan alır ve bir süre önce ayağından yaraladığı Gafur Bey'e götürüp kendi elleriyle teslim eder. "Nasılsa birkaç gün içinde düşmanlar kızımı bulup alacaklar, onlar alacağına sen al" der ve ağlayarak oradan uzaklaşır.

Çok fakir olan Gafur Bey, düşmanlardan korunmak için Miri'nin dağlarında Fatma Hanım 'la beraber kulübelerde yaşamaya başlarlar. Hayatı boyunca yalılarda yaşayıp, özel öğretmenler ve bakıcılar tarafından yetiştirilmiş olan Fatma hanım, yeni yaşantısına bir türlü alışamaz, bir süre sonra da ince hastalığa yakalanarak ölür.

O yıllarda, Miri'nin Evleri türküsü ve daha pek çok türküler acıklı hikayesi olan Fatma hanım için söylenmiştir.

Not: Miri'nin Evleri türküsü, Reşit Salim ve Osman Arda'nın "Öyküsüyle Notasıyla Batı Trakya Türküleri" adlı kitaplarında yayınlanmıştır.

Türkünün hikayesi sözü edilen aileye yakınlığım nedeniyle, araştırılıp tekrar derlenmiştir.

Miri'nin Evleri

Miri'nin köprüsü dardır geçilmez.
Soğuktur suları bir tas içilmez.
Aman be annem babam dayanamayacağım.
Ben bu Miri'nin balkanında duramayacağım.

Miri'nin evleri sazdan samandan.
Korkumuz yoktur bizim düşmandan.
Aman be annem babam dayanamayacağım.
Ben bu Miri'nin balkanında duramayacağım.

Miri'de mevsim farksız bahardan.
Düşmanları kovarız biz bu diyardan.
Aman be annem babam dayanamayacağım.
Ben bu Miri'nin balkanında duramayacağım.

Kaynak Kişi: Hanife İsmail Kadıoğlu
Doğum yeri: Miri (Makri)



YAR AMAN


Havada uçan teyyare,
Selam söyleyin o yare.
İşittim yar evlenmiş,
Geçinsin güle güle.

Yar aman aman,
Gel aman aman.

Kestane kavrulur mu?
Kabuğundan ayrılır mı?
Yarin mektubu bende,
Yar benden ayrılır mı?

Yar aman aman,
Gel aman aman.
Kestaneyi kestiler,
Filiz sürmesin diye,
Beni de burdan aldılar,
Yar beni görmesin diye.

Yar aman aman,
Gel aman aman.

Havada uçan kırlangıç,
Kanadı angıç angıç.
Beni de yardan ayıran,
Kan kussun avuç avuç.

Yar aman aman,
Gel aman aman.

Kaynak Kişi: S. Ali
Yaşı: 53
Derleyen: İlknur Halil



YENİ CAMİİ


Halkımızın bağrından kopan, acılarını, sevinçlerini, kederlerini, bastırılmış duygularını dile getiren hep türkülerimizdir. Yüzyıllardır, kuşaktan kuşağa adeta sönmeyen bir meş'ale gibi aktarılan hep türkülerimizdir. Türkülerimizin kaynağı hep insandır, doğadır, aşktır, sevdadır, özlemdir, gurbettir... insanımızın yaşadığı her yerde, türkülerimiz filizlenir ve boy atar. Türkü demek Anadolu demektir, türkü demek Rumeli demektir, türkü demek Balkanlar demektir.

Türkülerimiz bazen
eser ellere ellere
akar yamaç yamaç
nehir nehir Anadolu' dan
yükü hasret türküler
Türkülerimiz bazen
dokunur yüreklere yüreklere
ev içlerine sedir sedir
kilim kilim Rumeli' den
yükü yalnızlık türküler

Türkülerimiz bazen
döşenir bulutlara bulutlara
yıldızların bastığı gecelerde gecelerde
deniz deniz Anadolu'dan
yükü sevda türküler.

İşte, yukarıdaki sıcacık mısralardan sonra, sizlere, bizim yöremizden derlediğim, yükü, acı ve hüzün dolu, bir türkünün sözlerini aktarmak istiyorum. Türkümüz, Kurcalı köyünden Şükriye Mehmet hanımdan 1995 yılında alınmıştır. Kendisi altmış beş yaşındadır ve bu türküyü büyüklerinden öğrendiğini belirtmektedir.

Yeni Camii

Yeni Cami avlusunda namazımı kılsınlar,
Gelinlik elbiselerimi başucuma koysunlar.
Aklım büyük kendim küçük ben neler söyleyeyim,
Karanlık yerlerde anneciğim ben nasıl yatayım.
Karanlık yerlerde mevlam ben nasıl durayım.
Yeni Cami çeşmeleri harıl harıl akıyor
Anneciğimin söylediği sözler ciğerimi yakıyor.
Mezarımı mezarımı yol üstüne kazsınlar,
Gelen geçen bir genç ölmüş eyvah yazık desinler
Gelen geçen bir kız ölmüş eyvah yazık desinler.
Aklım büyük kendim küçük ben neler söyleyeyim
Karanlık yerlerde mevlam ben nasıl durayım.
Mezarımı mezarımı kızlar kazsın dar olsun,
Etrafımda lale sümbüller bol olsun.

Yukarıdaki türkü ilk defa Kozlukebir (Ariana) kültür- gecesinde okunmuştur.
İbrahim BALTALI

Önceki Sayfa!
Öğretmenin Sesi
|
© 2003 Öğretmenin Sesi Aylık Toplumsal Eğitim Ve Kültür Dergisi


Site Ziyaretçi Sayısı
107653