|
Bilmem bu isimde bir çeşmeye rastladınız mı? Ben bunu bulabilmek
için yıllarca dolaştım. İsterseniz bunun hikayesini hep birlikte
okuyalım:
“Başkalarına akıl, öğüt, nasihat vermek ne kadar kolay iş ise,
verdiği öğüt ve nasihatleri kendisinin tutması da o kadar zordur.”
derler. Bu sözün ne zaman tekrarlandığını işitsem, hemen yaşlı bir
ahbabı hatırlarım.
O, başkalarına hep yol göstermek ister, öğüt verir. Fakat kendi
yapmaz. Bununla beraber, ona bazı sırrını çözemediğim meseleleri
vakit geçirmek için sorar, bazen de sözlerini dinlemekten yorularak
yanından sessizce ayrılırdım. Gerçi, “uyandırma olmadan uyanma
olmaz.” derler ama, herkesin söylediği de nasihat olmuyor ki...
Her zaman bana:
- Ben artık yaşlandım, senin aradığını bir türlü bulamadım. Ama sen
daha gençsin. İstikbalin saadeti siz gençleri sürprizlerle bekliyor,
derdi. Bir yönden belki haklıydı da… Pekala, onun bulamadığını ben
nasıl bulacaktım? Hem de aranan, elle tutulur gözle görülür, yani
somut bir şey olmayınca.
Aradan ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum. Bir gün dalgın dalgın
dolaşırken, yine ona rastladım. Hayret! Bugün her zamankinden daha
neşeli, daha heyecanlıydı. İlk sözü: Müjde! Demek oldu ve devam
ederek:
- Aradığını buldum. Filan yerde bir çeşme varmış, onun suyundan içen
saadete erermiş. Yalnız bir şartla, o çeşmenin suyundan içtikten
sonra geriye dönünceye kadar hiç konuşmamak lazımmış dedi.
Ehemiyet vermeyerek belki dedim…
Gün geçtikçe bu haber beni rahat bırakmıyordu. Günlerden bir gün
şafakla birlikte yola koyuldum. Tarif edilen yöne doğru merakla yol
alıyordum. Henüz iki saat kadar yürümemiştim ki, karşı istikametten
gelen binekli bir yolcuya rastladım. Ona çeşmeyi sordum.
Fakat, hiçbir şey söylemeden hızlı hızlı geldi geçti. Kendi kendime:
Acaba adam söylediklerimi duymadı mı? Dedim. Aklıma çeşmeden dönüş
şartları gelince, bu sefer sanki yola yeni koyulmuş gibi, heyecandan
kabıma sığamıyarak yürüyüşümü hızlandırdım. Bu hızla daha ne kadar
yürüdüm bilmiyorum. Belki iki saat, belki üç saat…
Ufukta ulu bir ağaç belirdi. Yanına vardım, çınar ağacı. Yaşlıca bir
çoban ağacın altında sürüsü ile gölgeleniyordu. Ona da aynı soruyu
tekrarladım. İhtiyar çoban beni hayret dolu nazarlarla iyice
süzdükten sonra:
- Ona çoktan beri gelen giden yoktur. Çünkü, tılsım bozulmuştur. Ama
mademki soruyorsun, işte diyerek eliyle çeşmeyi işaret etti.
Evet o tarafta bir çeşme akıyordu. Lakin hayret!...
Bu o kadar meşhur bir çeşmeye benzemiyordu. Her yanı harap olmuş
vaziyetteydi.
Kendi kendime: Olamaz! Aldatılmış olmalıydım dedim. Hemen
dönecektim, lakin dönmeden önce hiç olmazsa serinlemek için bir kaç
yudum su içerek ellerimi yüzümü yıkayayım dedim. Eğilip tattım.
Suyun, her gün içtiğimiz sudan farkı yoktu. Yine de ihtiyarın tılsım
dediği neydi?
Ellerimi yüzümü yıkarken, bir istifham durmadan zihnimi
tırmalıyordu. Acaba diyordum. Yüzümü çeşmenin ahırına doğru eğmiş
bir vaziyette oyalanırken, birden gözüme yalağın içinde
tablo gibi bir taş sütün ilişti. Kollarımı sıvamadan daldırıp
çıkardım. Üzeri yeşil yosun tutmuş bir kitabeydi bu.
Nefti yosunlarını iyice ovarak yıkattım. İlk satırında “SAADET
ÇEŞMESİ” ibaresini büyük bir heyecanla okudum. Biraz evvelki
tahminimde yanılmıştım. Şimdi asıl aradığımı bulmuştum. Galiba
tılsım denen de bu olmalıydı.
O anda hayatımın en heyecanlı anlarından birini yaşadığımı söylesem
mübalağa etmiş olmam.
Yazı şöyle devam ediyordu:
Eğil, bir su iç çeşme-i saadetten.
Hem de bir öğüt oku, arifsen
eğer,
İstersen şayet nasip, ebediyetten,
Oku, şayet vermek lazım ise
değer…
Saadet denen kıymet, ırakta
sanma!
Avare dolaşıp ta bulurum sanma!
O, senin yanındadır, hatta seninle;
Ara bizzat onu, hep daim
kendinde…
Bu satırları okuyunca iş değişti. saadet, çeşmenin suyunda değil
kitabedeki öğütteymiş. Yaşlı dostuma asıl hakiki müjdeyi ben
vereceğim dedim.
İlk fırsatta çeşmeyi yeniden tamir ettirmeyi ve kitabeyi yerine
koydurmayı kendime söz vererek oradan ayrıldım.
Bugünden itibaren, kitabenin dediği gibi, saadeti kendi içimizde
keşfetmek ve kendimiz yaratmaya çalışmak…
Bunu yaparken de bulunduğumuz, günlerimizi geçirdiğimiz yerlerde
fırsatlardan istifade etmesini bilmek…
Aile içinde de “saadeti erkek yaratır, kadın ise devam ettirir”
sözünü unutmamak lazım…
Saadetin diğer bir sırrının da; hoşgörü, iyilik ve sağlıklı yaşamla
paralel geliştiğini hatırdan çıkarmamak gerekir.
Bu iki unsuru birbirinden ayırmaksızın arayacağız. Hem de belki bir
gün bakır ararken, altın bulmamızdan emin olarak…
İşte o zaman “mesut insanlar” kafilesine bizim de katılabilmemiz
kabil olacaktır…
(1963)
|
|